Güncel Yazılar

Bolonya Süreci 28/02/2011

Eğitim reformu mu, standartlaştırma süreci mi?

Son bir yıldır çeşitli yazılarımda ve konuşmalarımda Türkiye’de de Bolonya sürecine eleştirel bir bakışa gereksinim olduğunu vurgulamaktayım.

Geçenlerde, Sözcü gazetesindeki köşemde iki hafta arka arkaya Bolonya sürecini işledim. O yazılarımdan birinin girişinde  Bertoldh
Brecht’den bir kısa öykü aktarmıştım; sizinle de paylaşayım:

Bay K. bir bahçevanın yanında çalışıyormuş. Bahçevan bir gün Bay K.’ya bir defne ağacını göstermiş ve eline bir makas vererek ağacı küre şekline getirecek şekilde budamasını istemiş.

Bay K. defneyi kenarlarından güzelce kesmiş. Bakmış üst taraf biraz uzun duruyor, henüz küre şeklinde de değil.  Biraz da üstten kesmiş. Bu defa yanlar çıkık kalmış.  Yanları biraz azaltmış, uzağa geçip bakmış. Yanlar yine fazla ve küreye benzemiyor.

En sonunda, epeyce uğraşıp bol budayarak, ağacı küreye benzetebilmiş.

Bahçevan gelmiş ve şaşkınlık içinde:

“Evet” demiş, “küreye benziyor, ama ağaç nerede?”

Yazıyı şöyle tamamlamıştım;

Yükseköğretimde reform mu yapılıyor, yoksa sadece diploma eki, kalite, kredi sistemi vb.  standartlaşma mı yapılmakta? Şu kadar krediyi hızla tamamlat, eline de anlayabilmem için diploma eki tutuştur. Eğer böyle gidecekse bunun liseden farkı ne? Açık görüşüm şu: üniversiteler defne ağacı misali yok olmaktalar. Bolonyayı iyi izleyelim!..

Bolonya sürecini okurlarımızın bir kısmı bilir. Diğer okurlarımız için ben birkaç cümle ile bir anımsatma yapayım ki neyi eleştirdiğim  anlaşılabilsin.

Bolonya sürecİ nedİr?

AB ülkeleri 1988 yılında Magna Carta’ya gönderme yapan bir açıklama yaptılar; “Magna Carta Universitatum”, yani “Üniversitelerin Büyük Sözleşmesi”.

Magna Carta (Büyük Sözleşme) veya Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlükler Sözleşmesi) 1215 yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Günümüzdeki anayasal düzene ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. Aslen, Papa III. Innocent,Kral John ve baronları arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu.

Avrupa ülkeleri, Üniversitelerin Büyük Sözleşmesi ile üniversitelere ait temel bakış açılarını ortaya koydular. “Magna Carta Universitatum’dan” on yıl sonra, 1999’da yirmi dokuz ulusal eğitim bakanı İtalya’nın Bolonya kentinde toplandı. Bu toplantıda bir bildirge imzaladılar ve imzalanan Bolonya Bildirgesi ile bir eğitim reformu başlattılar.

Bolonya sürecinin hedeflerini aşağıda göreceksiniz.

Bolonya sürecİnde hedefer

Kolay anlaşılabilir ve karşılaştırılabilir dereceler sisteminin kurulması,

İki temel aşama üzerine kurulu bir yükseköğretim sisteminin uyarlanması (lisans/lisansüstü),

Kredi sisteminin kurulması (Avrupa Kredi Transfer Sistemi - ECTS),

Başta öğrenciler olmak üzere, öğretim elemanları ve yöneticilerin hareketliliğinin (mobility) desteklenmesi, engellerin kaldırılması,

Kalite güvencesinde Avrupa işbirliğinin tanıtımı,

Yükseköğrenimde Avrupa boyutunun desteklenmesi.

19 Mayıs 2001 tarihinde de Prag’da toplandılar ve bu defa aşağıdaki hedefleri eklediler:

Yaşam boyu öğrenim

Yüksek öğrenim kurumlarını ve öğrencilerini aktif olarak Bolonya sürecine katmak,

Avrupa Yüksek Öğrenim Alanının çekiciliğini artırmak.

2003’te Berlin’de toplanıldı ve  şunlar eklendi:

Doktora çalışmaları ve Avrupa Yükseköğretim Alanı ile Avrupa Araştırma Alanını “bilgi toplumunun” iki temel direği haline getirmek.

Aradan 10 yıl geçti. Bu satırlarının yazarının da başlangıçta olumlu yaklaştığı ve desteklediği süreci bugün bir eleştirel sorgulamaya almanın zamanı geldi.

On yılın sonunda gelinen nokta, hedefe tam ulaşılamadığını gösteriyor: bu bir.

Süreç, sosyal boyutla da ilgileneceğiz dediyse de bu konuda boşluklar var ve ciddi tepki alınıyor; bu da iki ve;

Üçüncü  ve en önemlisi: bu süreç başlangıçta üniversitelerin bir reform süreci olarak algılandı. Ne yazık ki şu ana kadar amacın bu olmadığı, altta yatan hedefin Avrupa tek pazarı için, standardize edilmiş bir eğitim süreciyle öğrenci yetiştirmek olduğu giderek daha iyi anlaşıldı.

Türkiye bunun ne kadar farkında? Bolonya sürecine karşı Türkiye’den derli toplu bir akademik eleştiri henüz gelmiş değil. Oysa Avrupa üniversiteleri bu konuda seslerini çoktan yükseltmeye başladılar bile.

Bolonya’nın 10 yılı ne getİrdİ?

11 ve 12 Mart 2010’da Viyana’da ve Bükreş’te, Avrupa ülkelerinin eğitim bakanları, Bolonya Sürecinin 10. yılını kutladılar.

Türkiye’de, şimdiye kadar, az sayıda sol söylemi bir yana bırakırsak, Bolonya süreci sağlam bir eleştiriye tabi tutulmadı. Belki sürecinin tepeden inme ve üniversitelerin görüşü alınmadan uygulamaya sokulan bir reform olma özelliği nedeniyle bunu şimdiye kadar sormadık.

Oysa ardı arkası kesilmeyen her bir yeni Bolonya toplantısı, toplantı sonrası hazırlanan raporlarla bir başka toplantıyı yeniden üretiyor. Sürekli olarak yeniden üretilen metinler bir anlamda metin üretmenin araç olmayı terk edip bizatihi amaç olduğu bir süreç. Bürokrasinin kendisini yeniden üretmesine benziyor.

Toplam 47 ülkenin içinde yer aldığı, çok büyük emek ve bütçenin Avrupa ve ulusal düzeylerde ortaya koyduğu bu sürece böylesine sessiz ve tepkisiz yaklaşılmasının nedenini anlayabilen var mı?

Bu soruyu Avrupalılar çoktan sormaya başladılar. Bolonya karşıtı sokak gösterileri bile yapılıyor.

Daha öncesinden de muhalif sesler örgütlenmekteydi zaten. Örneğin 2005 yılında “Bolonya Sürecinin Kara Kitabı” (The black book of the Bologna Process) isimli bir kitap yayımlayan Avrupa Ulusal Öğrenci Birliği  süreçte yanlışlıklara karşı en muhalif tepkilerden birisi olarak ortaya çıkmıştı.

Kendİsİnİ yenİden üreten toplantılar

Bolonya süreci “sistem, alan, boyut, doküman, öğrenim çıktıları, standartlar ve nitelikler…” gibi onlarca terimin havada uçuştuğu bir yapılanma. Genelde konuyla yakın ilgilenenler dışında olağan bir öğretim üyesinin tek kelime bile bilmediğine çok kez tanık olduğum,  öğretim üyelerinin tamamına yakınının bir Bolonya toplantısından diğerine davet edildiği ve bir bakıma da katılmak zorunda kaldığı bitmeyen toplantılar dizisi!

Bir Alman akademisyen şöyle diyor:

“Tüm zamanımızı toplantılarda harcıyoruz. Tüm üniversitede iyi çalışmalar ortaya koymalıyız. Ve, her şeyi 3 yılda yapmak zorundayız. İşi tamamlar tamamlamaz da yeni bir akreditasyon kampanyasına başlıyoruz.  Çok iş var.” 1

NE DENİLMİŞTİ?

Bolonya Bildirgesine zemin hazırlayan ilk toplantı Paris Üniversitesinin kuruluş gününe denk gelen 25 Mayıs 1998’de Paris’te Fransa, Almanya, İtalya ve İngiltere yükseköğretimden sorumlu bakanları tarafından gerçekleştirilmişti.  Bu toplantının kararları da Sorbon Bildirgesi olarak bilinir.

Sorbon Bildirgesinin ilk paragrafı Avrupa’nın yükseköğretim felsefesi bakımından önemlidir:

“Avrupa sadece avro değildir, bankalar ve ekonomi değildir, aynı zamanda bilgi Avrupası olmalıdır” denilmiş, Avrupa kıtasında entelektüel, kültürel, sosyal ve teknik boyutların güçlendirilmesi gereği de belirtilmiştir.

Sürece katılan Avrupalılar ne diyor?

Free University of Amsterdam’dan Dr. Chris Lorenz’e kulak verelim:

“AB’nin  tüm eğitim planları arkasındaki temel fikir ekonomiktir: temel fikir, Avrupa yükseköğretim sisteminin ölçeğini büyütmek… ‘rekabet’ geliştirmek amacıyla maliyetleri aşağı çekmek… Bu nedenle her bir ulusal yükseköğretim sisteminde üretilen değerlerin standardizasyonu isteniyor. Tam da Dünya Ticaret Örgütü ve GATS’ın istediği gibi…”

AKADEMİK YÖNÜYLE İYİ Mİ GİDİYOR?

Yükseköğretimde reform girişimi olarak yola çıkan Bolonya süreci yaşananlara da Magna Charta adını vermekten çekinmemişti. Peki bu süreç akademik yönden ne durumda?

Gelin yine yabancılara kulak verelim:

“Bu reformların, asgari hükümleri Bologna Sürecinin uygulanması için gerekenlerin çok ötesine geçip, okul ücretleri getiriyor, bölümleri yeniliyor ve üniversitelerin yapısını değiştiriyor. Bu reformlar gereksiz, kaliteye zarar verici ve hatta demokratik olmamakla eleştiriliyor”

“Örneğin, Finlandiya’da resmi hedef öğrencilerin performansını artırmak ve  diplomalarını daha kısa sürede almalarını sağlamak için sıkı standartlar getirmekti. Ancak, görülen o ki öğrenciler iş yüklerinin arttığını ve yeni standartların çok yakın kontrol edilmeyen dar bir müfredata yol açtığını hissediyor.  Bologna Sürecinin üniversiteleri “diploma fabrikasına”  çevirdiği söyleniyor.”

Ayrıca, örneğin Helsinki Teknoloji Üniversitesinde,  çoğu öğrenci (% 85) iki yıl içinde 120 kredi hedefine ulaşamıyor, ortalama 81 kredide kalıyorlar. Öğrenci bursu almak için gereken minimum krediye ulaşmak için gereken krediyi tutturamayan öğrenci sayısı Bolonya süreci sonrasında %40 artmış durumda”.2

Johannes Gutenberg Üniversitesinden Profesör Marius Reiser okul bilgisi ile akademik çalışma arasındaki ayırımın bulanıklaştığı kanısında. Şöyle diyor:

“Bolonya süreci sadece bilginin öğretilmesine yönelik; başka bir anlatımla, öğrencilere temel bilgilerin ve bir konunun gözden geçirilmesinin verilmesi. Her şey mesleki eğitime odaklanmış, üniversiteler öğrencilerin mesleklerinde gereksinecekleri bilgiyi sağlıyor”.

“Özellikle öğretmen yetiştirme derslerinde, bilgi iletişimi üniversite eğitiminde her zaman en azından ikinci amaçtır. Esas amaç öğrencilerin akademik ve bilimsel çalışmayla tanışması, bağımsız düşünmek ve çalışmak dahil, kendi kişiliklerini geliştirmeleridir.”

Reformun uzun vadeli sonuçları konusundaki düşünceleri de şöyle:

“Uzun vadede üniversiteleri okullara dönüştürecektir. Ve okulların gerçek gereksinimi ders kitapları olduğu için de gelecekte üniversite kütüphaneleri pek kullanılmayacak”.3

Türkİye ve Bolonya sürecİ

Türkiye üniversitelerinin kendilerine birinci ligde yer araması uygun bir seçimdir. Bu yönüyle iyilerin liglerinden birisi denilebilecek olan Avrupa üniversiteleri yönünde olmamızı rota bakımından doğru buluyorum. Ancak rotada olmak ne demek? Ne anlamda bir rota bizim için iyidir?

Örneğin, Avrupa’nın rekabet gücünün artması dileğine ne anlamı yükledik biz? Atıf dizinlerinde daha çok makaleyi mi? Eğer Avrupa’nın bilimde ve teknolojide ileri gitmesini anladıysak bu çok genel değil mi? Teknolojide ileri giden Avrupa, buluşçu Avrupa mı olacak, teknoloji üreten mi? Tam da burada lisans derecelerinin 3 yıla çekilmesi taleplerine nasıl bakacağız?

Yakınlarda YÖK’ten bir açıklama yapıldı ve üniversite eğitiminin üç yıla indirilmesiyle ilgili olumlu görüş açıklandı.

Demek ki, Bolonya sürecinin Avrupa işgücü piyasasına hızlı ve ucuz eleman yetiştirme yoluna girdiğine dair aklımızdan geçenlerin ilk işaretleri kendini göstermeye başladı.

Ne yapılmak isteniyor? Basit bir örnekle açıklayayım. Bir öğrenci, diyelim ki hukuk fakültesine girdiğinde henüz liseyi yeni bitirmiş, 17-18 yaşlarında, deneyimsiz, geliştirmesi gereken pek çok yönü olan birisidir. Bu öğrenciye üniversite hem meslek eğitimi verir, hem de en az meslek eğitimi kadar önemli olmak üzere;

İnsancıl ya da toplumsal sorumlulukları ve kültürel birikimleri;

Sosyalleşebilmeyi, yurttaşlık bilincini;

Yabancı dilleri kullanabilmeyi;

Bilim ve teknolojiyi algılamayı,

Bilgisayar okuryazarlığını;

Bağımsız çalışabilmeyi, iletişim kurabilmeyi;

Bilginin yönetimini, grup çalışmasını;

Kültürel bilinci ve kendini anlatabilme becerilerini ve buna benzer çok sayıda beceriyi de kazandırır.

Şimdi oturup düşünelim. Üç yılda belirli ders kredileri hızlanmış olarak sağlanabilir belki, ama bunlar nasıl sağlanacak. Öğrencinin beynine enjekte mi edilecek?

17 yaşında üniversiteye başlayan öğrenci 20 yaşına geldiğinde tüm bu konularda yetişmiş olarak 20 yaşında piyasaya çıkacak ve biz ona örneğin, Hukukçu diyeceğiz, öyle mi?

O zaman krediyi (yani alması gereken asgari ders sayısını) iki yılda tamamlayan da diploma alsın; üç yıl bile fazla. Bu durumda 10 parmak daktilo sertifikası almak ile üniversite  diploması almak arasında ne fark kalacak?

On parmak daktilo kursu için kaç saat eğitim almanız gerekir? Diyelim 60 saat. Günde bir saat kursa gidebilen birisi iki ayda on parmak yazmayı öğrenir. Kurs sahibi de parasını alır ve işlem biter.

Kursa giden kişinin eğer zamanı uygunsa, günde iki saat kurs görür ve bu işi bir ayda bitirir. Hatta günde 6 saat ders alsa, demektir ki 10 günde sertifikasını alır.

10 günde dersleri tamamlayan kursiyerin kurs süresince kitap okuması, spor kulüplerine üye olması, sosyalleşmesi vb. yukarıda yazdıklarımla donanmış olarak yetişmesi gibi kaygı yoktur.

Para karşılığı bir beceri belirli saatte kazandırılır ve kişi piyasaya yollanır.

Herhangi bir kişinin on parmak kursları sırasından yurttaşlık bilincinin gelişmesi, insan haklarının ne olduğuna dair bazı kavramlarla tanışması gibi fantezi konular (!) zaten söz konusu değildir.

Bu mantığı üniversiteye uygularsak, öğrenci okula hiç gitmesin; dersleri evde ezberlesin; hatta ve hatta bir yılda mezun olsun!

Üniversite eğitimini bir kredi biriktirme yeri olarak gören anlayış eğitime yapılacak büyük bir darbedir.

Bolonya sürecini tüm akademisyenler ve eğitimciler dikkatle izlemeli. Avrupa ekonomik alanı uğruna defne ağacı yok olmaya doğru götürülüyor!

SON NOTLAR

Karin Serbanescu-Lestrade:  Staff reactions at the Bologna process. Four cases studies. Paper submission to the Second International Euredocs Conference “Transformations of higher education and research policies, systems and institutions in European countries.” May 19th to May 21st.

http://en.wikipedia.org/wiki/Bologna_Process

http://www.goethe.de/wis/fut/uhs/en4681040.htm

Tüm Güncel Yazılar