Tıp ve Sanat

Kadri Yamaç

-----

 

POPÜLER KÜLTÜRÜN BİR PARÇASI OLARAK

EDEBİYATTA TÜBERKÜLOZ (#)

Genç ve güzel kadın bir partide tanıştığı yakışıklı adama aşık olur. Ancak kadın hakkındaki toplumsal algı sorunludur ve adamın babası kadına baskı yaparak bu ilişkiye engel olmak ister. Uzatmadan sonunu yazayım; verem hastası olan kadın, sevgilisinin kolları arasında son nefesini verir. Bu satırlar zihninizde hemen eski Türk filmi çağrışımı yapmasın. Çünkü ben Giuseppe Verdi'nin bestelediği, Francesco Maria Piave'nin librettosunu yazdığı 3 perdelik opera eserinden bahsediyorum. Alexandre Dumas'nın 1848 yılında yazdığı Kamelyalı Kadın romanından konusunu alan ve La traviata operasındaki kadın kahramanı Violetta Valery’dir bu kişi (Resim 1) ). Dramatik bir başka örnek, Turgenyev'in ünlü romanı Arefe'de görülür. Bulgar yurtsever İnsarov ülkesine dönemediği için, Venedik’te, vatan hasretiyle veremden ölür. Dünya edebiyati bunlara benzer sayısız örneklerle doludur. Özellikle 19. Yüzyıl ve 20 yüzyılın ilk yarısında sadece edebiyatçılar değil, diğer sanatçılar da tüberkülozu sık işlemişlerdir.

Hastalık metaforları edebiyatta sık kullanılır Bir kavramın ilgi veya benzetme sonucu gerçek anlamı dışında kullanılmasına metafor denir. Metaforlar anlatımı daha etkin kılmak ve söze canlılık kazandırmak amacıyla kullanılır. Söze güzellik, zerafet ve derinlik verirler (Kyn: Vikipedi)  Metafor kullanımlarda örneğin bir kahraman verem olduğunda, verem hastalığına ait önceden birikmiş algılarla yüklü olan okur verem aracılığıyla o kahramana sempati, şevkat, acıma gibi anlamlar yükleyerek romanı okur. Ya da örneğin Albert Camus’un Veba romanında oldugu gibi, okur, bu defa vebaya yüklediği farklı anlamlar nedeniyle, kenti saran vebayı, toplumun karşılaştığı bir bela olarak yorumlar.

Özellikle verem, 19. yüzyıldan bu yana belki de en çok kullanılan metaforlar arasında yer almış, ama günümüzde, yerini daha güncel hastalıklar olan AİDS ve kansere bırakmıştır. On dokuzuncu yüzzyılda çok yaygın bir hastalık olan ve o yıllarda tedavisi de olmayan verem genel olarak okur tarafından sempati duyulan bir hastalıktır ve umutusz aşıkların, yoksulların, yoksun kalanların, hasret çekenlerin hastalığıdır.

Susan Sontag şöyle yazar: “tüberküloz genellikle (ince giysiler, cılız vücutlar, soğuk, ısınmayan odalar, kötü sağlık koşulları ve yetersiz beslenmeden kaynaklanan) bir yoksulluk ve mahrumiyet hastalığı olarak düşünülmüştür. ” (1)

Bu algılama sonucu, doğal bir süreç olarak da, hastalıklar birer kültürel kod olarak işlev görür ve o romandaki karakterle özdeşleşerek toplumsal bellekte kalır.

Ünlü Alman romancı Thomas Mann'ın Büyülü Dağ romanında da tüberküloz vardır ve yazar, tüberkülozdan ölmekte olan bir hastanın son anlarını tüberküloza yüklenen olumlu anlamla aktarır. “Bakışları donuklaştı, yüz hatlarındaki bilinçsiz gerginlik yok oldu, dudaklarındaki acı veren sis hemen indi; Joachim'imizin suskun yüzü çok daha  genç ve yakışıklı bir görünüm aldı". Görüldüğü gibi genç bir insanın gırtlak vereminden ölüşü gerçek bir romantizm içinde, incelik katarak yazılmıştır. Ölümün güzel olarak sunulmasına dair, İngiliz fotoğraf sanatçısı Robinson’un Fading Away isimli eseri dikkat çekicidir.

Romanlarda hastalıklı karakter kullanma konusunda iyi bilinen bir örnek dünya edebiyatının dev isimlerinden Dostoyevski’dir. Kendisi de bir sara hastası olan Dostoyevski’nin romanlarında cok sayıda sara hastası olan kişi yer almıştır. Bunlar arasından en meşhuru Budala romanının kahramanı olan Prens Muşkin’dir.

Yine Dostoyevki’nin Suç ve Ceza romanının baş kahramanı Raskolnikov da ruhsal bunlarimlar içindedir. Vahşice bir cinayet işleyen, ama sonunda doğru yolu seçen bir kişidir; dolayısıyla yazarın bize vermek istediği ahlaksal mesaja hizmet eder. Dostoyevski’nin romanlarında ahlaksal ve dinsel yönden okurlara vermek istedigi mesajları etkili kılmanın bir yoludur bu. Suç ve Ceza romanında hiç şaşırmayacağımız biçimde bir veremli karakterin de bulunduğunu belirtelim.

Roman karakterleri kurmacadır. Böyle olduklarını biliriz. Her bir roman okuru, romanın anlatıcısı ile birlikte bir öyküyü, bir karakteri ve yaşananları izler. Olayın hem dışındadır hem de örneğin bir cinayetin en yakın tanığı olacak kadar her şeye yakındır. Kritik olan şudur ki, ne kadar yakın olursak olalım, her şeyi ancak anlatıcının anlattığı kadar biliriz. Olaylardan ve karakterden etkilenişimiz hem anlatıcının dil ve ifade becerisine, hem de karakteri saran metaforlara bağlıdır. Sonuçta karakter kalıcı hale döner ve can alıcı etki gerçekleşir; Vermeule'nin cümleleriyle anlatayım "onları (karakterleri), temel ahlaki meseleleri çözmek ve ya da yeni duygusal durumları uygulamak için kullanırız" (2).

Edebiyatta tüberkülozdan konu açmışken roman kahramanları ve konuları bir yana sayısız yazarın da tüberkülozdan ölümünden bahsetmezsek eksik olur. Örneğin Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, George Orwell, Guy de Maupassant, Franz Kafka, Maxim Gorky, Albert Camus (tüberküloz hastasıydı, ama tarfik kazasında öldü), Honoré de Balzac, Anton Chekhov ve daha buraya sığdıramayacağımız kadar çok kişi veremden ölmüşlerdir.

Hastalık metaforu olan romanlarda amaç, tıbbi anlamda o hastalığı anlatmak değildir. Verem örneğinde gördüğümüz üzere eriten, kan kusturan bir hastalık olmasından yararlanarak okurda acıma, şevkat, empati hisleri yaratılmak istenir. Ancak tüm hastalıklar elbette bu temalara uygun değildir. Örneğin frengi hastalığı fahişeliğin, fahişelerle kurulan ilişkilerin hastalığı olarak ele alınır ve yapılanların adeta bir sonucu olarak karşımıza çıkar. Yine tarihin pek çok dönemlerinde salgınlar yaparak kitlesel ölümlere yol açmış olan veba hastalığı da veremden farklı ele alınır. Veba hastalığı edebiyata bir kara ölüm, bir bela olarak girmiştir. İşlenişi de kötü, iğrenç dehşet verici bir hastalık şeklindedir Veba adeta bir bela ya da tanrıların bir cezası olarak işlenir. Alber Camus’un Veba romanında Cezayirin Oran kentindeki veba salgını dehşet verici bir biçimde anlatılır. Camus’un bu romanının alegori yaparak Nazi işgalini veba sembolü ile işlediği düşünülebilir.

Edebiyatta AIDS ve kanser de metafor olarak sık kullanılan hastalıklardır. Erich Segal.’ın, filmi de çekilmiş olan ünlü romanı Aşk Hikayesi (Love Story)’nin lösemili (kan kanseri) kahramanı kanserli romanlara iyi bilinen bir örnektir. AIDS konusu da gerek halkın algılaması gerek işlenişi itibariyle dehşet veren bir hastalık biçimindedir ve çağımızın vebası olarak tanımlanır. Kanserin konu alınışında da dehşetin sarmalı sezilir.

Hastalıklar edebiyatın vazgeçilmezleridir, ve birer metafor olarak sık kullanılırlar. Ancak, gerçeklikteki bireyler açısından bu tür kullanımların yaratabileceği sıkıntılar unutulmamalıdır. Romanlarda hastalıklara yüklenen anlamlar gerçek hayatta, gerçek bir hastanın sırtına taşınması güç yük olarak oturabilir. Örneğin bir hastalığı çağın vebası olarak adlandırdığınız anda, o tanıyı alan kişi ailesi, çevresi ve toplum tarafından bir belalı olarak algılanacak, dışlanacak ve bir belalı muamelesi görebilecektir. Herhangi bir roman yazarının hiçbir zaman aklının geri planında böyle bir kötü amacı olmasa da ne yazık ki popüler kültüre dönüşen hastalık imgelerinin hepimize bir gün bu anlamda zarar vermesi kaçınılmazdır.

Kaynaklar

  1. Susan Sontag. Metafor Olarak Hastalık. AIDS ve Metaforları. Agora Kitaplığı, 2005.
  2. Blakey Vermeule. Edebi Karakterlere Neden Önem Veririz? Alfa, 2012.

......

(#) : Genç Bürokrat Dergisi Kasım 2014 sayısında yayımlanmıştır.